Tarım ve Ekonomi

Atatürk ve Tarım

Bu yazının uzun hali, Prizma – Aydın Efeler Lisesi Kültür ve Sanat Dergisi'nin 10 Kasım 2008 tarihli özel sayısında yayımlanmıştır. Aradan geçen yıllara rağmen yazının temel düşüncesinin bugün de güncelliğini koruduğunu düşünüyorum. 30 Ağustos Zafer Bayramı vesilesiyle, yazıyı günümüz okuruna daha uygun, kısaltılmış ve yeniden düzenlenmiş haliyle burada bir kez daha yayımlamak istedim.

Göksel Armağan ·

Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş yıllarını anlamak için yalnızca Kurtuluş Savaşı'na ve kazanılan askeri zaferlere bakmak yeterli değildir. Savaşın ardından nasıl bir ülke kurulmak istendiğine de bakmak gerekir.

Çünkü Cumhuriyet'in kurucuları için bağımsızlık yalnızca savaş meydanlarında kazanılacak bir mesele değildi. Ekonomik bağımsızlık, eğitim, üretim ve özellikle tarım da yeni Türkiye'nin temel meseleleri arasındaydı.

Atatürk'ün 1 Mart 1922'de Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde yaptığı konuşmada söylediği şu sözler bu yaklaşımı açık biçimde ortaya koymaktadır:

“Türkiye'nin sahibi hakikisi ve efendisi, hakiki müstahsil olan köylüdür.”

Bu söz, yalnızca köylüye yönelik bir övgü olarak görülmemelidir. O dönemin Türkiye'sinde nüfusun ve çalışan nüfusun çok büyük bölümünün tarımla uğraştığı düşünüldüğünde, ülkenin ekonomik ve sosyal geleceğinin neden tarımla birlikte ele alındığı daha iyi anlaşılabilir. 1927 nüfus sayımında çalışan nüfusun yüzde 78'inin çiftçilikle uğraştığı belirtilmektedir.

Atatürk'ün tarıma verdiği önemi anlatan en bilinen sözlerden biri de 16 Mart 1923'te Adana'da çiftçilere yaptığı konuşmadadır:

“Dünya'da fütuhatın iki vasıtası vardır. Biri kılıç diğeri saban.”

Bu sözün devamında kılıçla kazanılan zaferlerin, üretimle desteklenmediği takdirde kalıcı olamayacağını anlatır.

Aslında burada önemli bir ekonomik düşünce vardır.

Bir ülke savaş kazanabilir. Topraklarını koruyabilir. Bağımsızlığını ilan edebilir. Fakat bunların kalıcı olabilmesi için üretmesi gerekir.

Cumhuriyet'in ilk yıllarında tarım politikalarına verilen önemi bu açıdan değerlendirmek gerekir.

Cumhuriyet'in kuruluşundan sonra tarım alanında yapılanlardan belki de en önemlisi Aşar Vergisi'nin kaldırılmasıdır.

17 Şubat 1925'te aşar vergisi kaldırılmıştır. Bu kararın devlet bütçesi açısından önemli bir maliyeti olmasına rağmen köylünün üzerindeki yükü azaltmak amacıyla alınması, dönemin tarım politikasının yaklaşımını göstermesi bakımından önemlidir.

Ancak mesele yalnızca vergi yükünün azaltılması değildir.

Çiftçinin daha verimli üretim yapabilmesi için bilgiye, krediye, teknolojiye ve örgütlenmeye de ihtiyacı vardır.

Bu nedenle aynı dönemde tarımsal eğitim ve araştırmaya önem verilmiş, Ankara'da Atatürk Orman Çiftliği kurulmuş ve 1933 yılında Yüksek Ziraat Enstitüsü faaliyete geçirilmiştir.

Tarım politikası böylece yalnızca “çiftçiye yardım etmek” biçiminde düşünülmemiştir.

Amaç, üretim kapasitesi yüksek ve modern yöntemlerle çalışan bir tarım sektörü oluşturmaktır.

Cumhuriyet'in tarım politikalarının bir başka önemli özelliği de çiftçinin örgütlenmesine verilen önemdir.

1935 yılında Tarım Satış Kooperatifleri Kanunu ve Tarım Kredi Kooperatifleri Kanunu çıkarılmıştır. Böylece çiftçinin hem ürününü pazarlayabilmesi hem de üretim için ihtiyaç duyduğu finansmana ulaşabilmesi açısından kurumsal bir yapı oluşturulmaya çalışılmıştır.

Bunlar birbirinden bağımsız kararlar değildir.

Vergi, kredi, eğitim, araştırma, kooperatifçilik ve tarıma dayalı sanayi birlikte düşünüldüğünde, ortada kapsamlı bir tarım politikası anlayışı olduğu görülmektedir.

Atatürk'ün 1 Kasım 1937'de TBMM açılışında söylediği “Milli ekonominin temeli ziraattır” sözü de bu anlayışın özeti niteliğindedir.

Burada dikkat çekici başka bir nokta daha vardır.

Tarım tek başına düşünülmemiştir.

1930'lu yıllarda şeker ve dokuma sanayilerinin kurulması ve yaygınlaştırılması ile tarımsal üretim arasında bağlantı kurulmuştur. Tarım Satış ve Tarım Kredi Kooperatifleri de bu yapının başka unsurlarıdır.

Yani hedef yalnızca daha fazla tarımsal ürün üretmek değildir.

Üretmek, işlemek, örgütlenmek ve elde edilen katma değerin mümkün olduğunca ülke içinde kalmasını sağlamak daha geniş bir kalkınma anlayışının parçalarıdır.

Aradan yaklaşık yüz yıl geçti.

Türkiye'nin tarım yapısı, ekonomisi ve dünya ile ilişkileri büyük ölçüde değişti. Tarım artık yalnızca nüfusun beslenmesini sağlayan bir sektör değildir. Rekabet gücü, verimlilik, dış ticaret, teknoloji ve küresel tarım piyasaları da tarım politikalarının temel unsurları haline gelmiştir.

Ancak sorunların önemli bir bölümü değişmemiştir.

Kırsal alanlardaki sosyoekonomik sorunlar, yüksek girdi fiyatları, teknoloji kullanımındaki yetersizlikler, uygulamalı tarım eğitimindeki eksiklikler, tarıma dayalı sanayinin yeterince gelişmemesi ve üretici örgütlenmesinin zayıflığı bugün de tartıştığımız konular arasındadır.

Bu nedenle Atatürk'ün tarım anlayışını yalnızca geçmişe ait bir politika olarak değerlendirmek doğru değildir.

Değişen koşullara göre politikalar elbette değişmelidir. Nitekim 2008'de yazdığım metnin sonunda da savunduğum düşünce buydu: 1920'lerde başlayan tarım politikalarının değişen dünyaya göre yenilenmesi, ancak Cumhuriyet'in kuruluş döneminde ortaya konulan temel ilkelerin korunması gerekir.

Bugün 30 Ağustos Zafer Bayramı'nı kutlarken yalnızca kazanılmış bir askeri zaferi hatırlamakla yetinmemek gerekir.

Zaferden sonra nasıl bir ülke kurulduğunu ve o ülkenin hangi düşünceler üzerine inşa edilmeye çalışıldığını da hatırlamak gerekir.

Çünkü kılıç bağımsızlığı kazanabilir; fakat bağımsızlığı yaşatacak olan üretimdir.

← Yazı listesine dön